ORDOT – 1960’lı Yıllarda Milli Güdümlü Roket Projesi

Paylaş
 

60’lı yıllarda ORDOT adı verilen tamamen yerli ve milli imkanlar ile tasarlanan güdümlü roket projesi üzerinde çalışıp, hayata geçirilmesine az bir süre kala  başına gelen olayları anlatan Profesör Doktor Nuri Saryal’ın hikayesi. Ben dahil çoğumuzun belki de ilk kez duyduğu proje bakın nasıl başlamış ve bitmiş…

1 – Giriş

Anılarım arasında kanımca en önemlilerinden birisi olan Ordot Projesi; Türkiye’de ilk kez gerçek anlamda yerli tasarımla Türk malı güdümlü roket yapılmasının ve bu çalışmanın nasıl önlendiğinin ibret verici hikâyesidir. Çalışmalara müdahele edilmeseydi, aksine destek-lenseydi ve daha büyük projelere olanak sağlansaydı, bunun Türk savunma sanayine ve ekonomisine nasıl yansıyacağını irdelemeyi “batılı” ülkelerin ekonomisinde en büyük geliri sağlayan ve isdihdam yaratan alanın savaş sanayii olduğunu hatırlatarak, sizlere bırakıyorum.

2 – Askere Alınmam

1956 yılı Şubat ayında Batı Berlin Teknik Üniversitesinden Doktor Mühendis (Dr.-Ing.)  diplomasını alarak Mayıs ayında Ankara’ya dönmüştüm. Sıra yedek subaylık görevini yerine getirmeye gelmişti.

Berlin’de doktora çalışmalarım sırasında askerlik tecillerimi Başkonsolosluk aracılığı ile düzenli olarak yaptırdığım halde, son yoklamam her nasılsa askerlik şubeme ulaşmamış. Önüme iki seçenek koydular: Hemen askere alınırsın veya 1500 TL ceza ödersin. Niyetim zaten bir an önce yedek subaylık görevini tamamlayıp hayata atılmaktı. Mülakat sonucu, makina mühendislerinin buluştuğu Ordu Donatım sınıfına ayrıldım (44. dönem) ve 1 Haziran 1956 günü, Ankara’nın Etlik yolu üzerindeki Sarıkışla’da kıt’ama teslim oldum.

Okul döneminin sonuna yaklaşmıştık; “yedek subay ölür de dönmez er meydanından” marşını söyleyerek Çubuk Barajı yollarında belden yukarısı açık, silah elde koşmaktan güneş yanığı esmer ama sağlıklı halde idik. Bir gün askerlik dersinden önce sabah içtimaında beklerken, bir üstteğmen geldi ve doktorası olanları ayırarak, on kişi kadar olan grubmuzu ayrı bir odaya aldı. Odada, adının Behram Kurşunoğlu olduğunu söyleyen bir yedeksubay asteğmen, “özel teknik” grubuna ayrıldığımızı, okul döneminin sonunda görevimize Ankara’da, Genel Kurmay Başkanlığı, İlmi İstişare ve Araştırma Dairesinde (o zamanki ILAR, şimdiki ARGE Başkanlığı) devam edeceğimizi bildirdi.

Daire Başkanımız, aydın, kültürlü, ileri görüşlü, Hava Albay Fuat Uluğ idi. Uluslararası üne sahip “von Karman”ı konferans vermek üzere Ankara’ya davet eden, teknik konularda kitap yazdırıp bastırtan, daha önemlisi Türkiye’de “harp oyunları”nı başlatan kendisidir. Dairemiz, Genelkurmay Başkanlık binasının sol tarafındaki yuvarlak çıkıntının üst katında başlayıp geriye doğru uzanmaktaydı. Çalışmalara başladığımız gün 43.dönemde “özel teknik” grubuna ayrılmış  ve ileride ODTÜ’de buluşacağım Mustafa Parlar ve Tarık Somer’le tanıştım. İlk altı aylık süreyi birlikte tamamladık.

3 – Harp Oyunları

Harp oyunları, ülke savunmasında, bu işe ayrılmış bütçenin hangi silah sistemlerine yatırılması ile en etkili şekilde (cost effective) sağlanacağını saptamak amacıyla yapılan, uygulamaya yönelik, matematik ağırlıklı bir yöntemdir. Fuat Uluğ Albay’ın[1] gayretleri sonucu proje Genel Kurmay Başkanlığımızca kabul edilmiş, ABD tarafından “bilgilendirme” düzeyinde, desteklenmiştir. Bu işe ayrılan büyük salonun ortasına konulan, yaklaşık sekiz metre boyunda ve dört metre enindeki masanın üzerine, Türkiye ile kuzeyde Kırım yarımada-sının yaklaşık ikiyüz kilometre kadar dışından geçerek çevremizdeki bölgeleri içine alan, üzeri şeffaf asetat levha ile kaplanmış devasa bir harita serilmiş…..

Harita üzerinde bez ayakkabılarla yürüyor, Havacı Kurmay subaylarımızın hazırladıkları, kuzey komşumuzun Türkiye’ye yönelik temsili saldırı planını ve Karadenizi yalayarak geldiği varsayılan savaş uçaklarının bizim radarlarda görünmelerinden itibaren karşı savuma ile ilgili harekatımızı renkli mumlu kalemlerle ve cetvellerle işaretliyorduk.  ABD, Rand Corporation tarafından gönderilmiş, beyini özel eğitimle geliştirilmiş ve adı Paxon olan bilim adamı, onbeş kişilik, hepsi doktoralı ve yurt dışında eğitim görmüş çoğunluğu makina mühendislerinden oluşan ekibimizi eğitiyor, yönlediriyordu.

Çalışmalarımızın Türkiye’nin savunması için ne kadar önemli olduğunun bilinci, içimizde büyük bir istek ve tutku yaratmıştı. Sabah saat sekizden önce hepimiz işimizin başında oluyor, gece geç saatlere kadar çalışıyorduk. Savaş taktiklerini öğrendiğimiz bu çalışmalar sırasında, Sovyet Rusya İmparatorluğu çökmeden önceki şartlar altında, Türkiye’nin zayıf karnının, Bulgaristan üzerinden yapılacak tank saldırısı olduğu, anti-tank güdümlü mermilerin hayati önem taşıdığı, ortaya çıkmıştı. Trakya’yı ve Boğazları tankların saldırısından koruyacak silah olarak elimizde, Almanya’dan büyük bedeller ödrenerek alınan “Cobra” anti-tank güdümlü mermileri olduğunu öğrendik. Talim atışları sırasında tanıştığım, çok basit olan bu silahın benzerini, Türkiye’deki olanaklarla üretebileceğimizi düşündüm.

4 – ORDOT Projesinin Başlaması

Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde göreve başladıktan (28 Haziran 1962) iki yıl sonra Makina Mühendisliği Bölümü binaları tamamlanmış, labratuvarlar gerekli araç ve gereçlerle donatılmıştı. Anti-tank güdümlü mermiyi yapmakta kararlıydım, ancak akademik hayatımı düşünmem, doçentliğe yükseltilmeme olanak verecek “bilime katkı sağlayan” bir çalışma (Doçentlik Tezi) yapmam gerekiyordu. Bu nedenle, “Isıl Gerilimlerin Elektrik Analojisiyle Tesbiti” çalışmasına (TÜBİTAK  MAG-45) öncelik vermek zorundaydım. Hafta sonları da çalışarak, asistanlığımı yapan Orhan Yeşin ile birlikte bir buçuk yılda bitirdiğim bu çalışmanın  son altı ayında, ORDOT  Projesine başladık.

Projeye ORDOT  adını veriş nedenim, hem asker olarak ORdu DOnaTım sınıfından, hem de  ORta DOğu Teknik Üniversiteli olmamdır. Projeye başlamak için her şeyden önce para bulmam gerekiyordu. Konuyu yardımcısı olduğum Rektör Kemal Kurdaş’a açtığımda, “hemen işe başlayın” dedi ve üniversite bütcesinden kırk bin lirayı (profesör maaşı beş bin lira) bu işe tahsis etti.. Bu meblağ böyle bir proje için elbette yeterli değildi ama, o sırada oluşmaya başlamış olan “Ordot Ekibi’ne” moral vermeye yetmişti.
Hayatımda en yoğun olarak  çalıştığım ve rahatsızlanarak Hacettepe Üniversitesi Hastahane’sine  kaldırıldığım, on gün süren ciddi bir inceleme sonucunda, “aşırı yorgunluk” (sürmenaj) teşhisi ile taburcu edildiğim döneme giriyordum. Makina Bölüm Başkanlığı, Rektör Yardımcılığı, öğretim üyelerinin doğal yükü olan iki ayrı konuda verdiğim derslere ek olarak, yukarıda sözü geçen TÜBİTAK Projesi ile birlikte ORDOT Projesini yürütmeye çalışıyordum. Üç yıl süren proje sırasında, Makina Bölümü öğretim üyelerinden Orhan Kural ve Suha Selamoğlu, yanımda tez çalışmalarını yapmakta olan öğrencim Ömer Anlağan, Kimya Bölümümüzden Ertuğrul Onat, Elektrik Bölümünden Canan Toker ve Metallurji Bölümünden Mustafa Doruk, teknisyen olarak Esat Aşkun ve Metin Özbek, Ordot kadrosunun çekirdeğini oluşturmuştu. Ayrıca Vedat Arpacı, Alp Esin, İlhan Onur ve Levent Kayalar’ın önemli katkıları olmuştur.  Hafta sonları dahil, büyük bir özveriyle çalışan bu kadro, teknisyenlere ödenen sembolik ücret dışında, tek bir kuruş almadan üç yıl çalıştı.

Yeni bir bilimsel çalışmaya başladığımda her  zaman yaptığım gibi ilk işim, Balkanlar dahil, bölgenin en zengin teknik konular ağırlıklı kütüphanesi olan Üniversitemiz (ODTÜ) kütüphanesine giderek, roket konusunda ne kadar kitap varsa alıp labratuvarıma getirmek ve okumaya başlamak oldu[2]. Önce konuya hakim olmak ve hedefi daha kesin çizgilerle belirlemek gerekiyordu. Vereceğimiz hizmet TSK’ne (Türk Silahlı Kuvvetleri) yönelik olacağından, yedek subay olarak çalıştığım ARGE ile ilişki kurduk. Bu yoldan malî destek bulmayı da umuyordum. Adını hatırlayamadığım ARGE Başkanı tuğgeneral, boşuna uğraşmamamızı, binbaşı Hilmi İsmailoğlu’nun, söktükleri bir adet Cobra’nın parçaları ile İstanbul ve Bursa bölgesi sanayi kuruluşlarını dolaştığını ve hangi  parçaları  yapabileceklerini sorduğunu, plastik kanatları ve ipekle izole edilmiş ince bakır telleri (her rokete iki kilometre kumanda teli sarılırdı) yaptırdıklarını, zamanla bütün parçaların tamamlanacağını ve yerli imalata geçeceklerini anlattı. Paşaya, Almanlar’la lisans anlaşması yapmadan böyle bir girişimde bulunmanın doğru olmadığını, seri üretime geçtiğimiz anda bizi uluslararası mahkemeye vererek ağır para cezalarına mahkûm ettireceklerini, ayrıca roket motorunda kullanılan çeliğin Türkiye’de yapılamayacağını, asıl onların bu  işi bırakmalarını, bizi, kendi imkanlarımızla Türkiye’de bulunan malzeme ve teknoloji ile tamamı Türk malı güdümlü mermimizi yapmak üzere görevlendirmelerini rica ettim.

Üç  aya yakın bir süre uğraştım; fakat ARGE yönetimini, “işveren – prototip üretimi – seri üretim” şeklinde bir iş bölümüne ve  “ARGE’nin TSK adına işveren, ODTÜ’nün isteğe uygun prototip üreten ve MKEK’nun (Makina ve Kimye Endüstrisi Kurumu) olgunlaşan prototipi seri üreten” olması gerektiğine ikna etmem mümkün olmadı. Kendi yollarında yürümekte ısrarlıydılar.

Biz de yolumuza devam etmekte kararlı idik. Hedefimizi şöyle belirledik: Yapacağımız anti-tank güdümlü merminnin güdüm sistemi, Alman Cobra roketinde kullanılan çok basit “on-off” sistemi yerine, kademesiz kumanda sistemi “proportional guidance” olmalıydı. Hüseyin Gazi dağı eteklerinde yapılan Cobra talim atışlarında bu önemli eksikliği gözlemlemiştik. ORDOT GM’si (Güdümlü Mermi) mevcutların tersine, kanat arkada, kuyruk önde “canard” (ördek) tabir edilen türde olacaktı. Böylece, sürekli olarak yatay konumunu koruyarak  ve arkası kumdanda çubuğu ile kendisini yönlendiren astsubaya dönük olarak uçacak olan GM, hedefe istenen açıyla vuracağı gibi, arkasında yanan kırmızı ışık kolaylıka hedef üzerinde tutulabilecekti.

Roket motorunun kovan çeperi, Karabük çeliği kullanacağımızdan, daha kalın olmak zorundaydı, ancak iç çap Cobra roketininkine eşit olacaktı. Maksadımız, talim atışlarında hedefi bulsun, bulmasın parçalanan GM’leri tahrip olmadan”tekrar kullanılır” hale getirmekti. Bunun için talim atışları sırasında Cobra’lara harp başlığı yerine, geliştireceğimiz “paraşüt başlığı” takmak ve  kum dolu variller yerine, iki direk arasına gerili bez üzerine çizilmiş tank resimine yönledirmek, bezi yırttıktan veya hedefi şaşırarak yanından geçtikten sonra roketi uzaktan kumanda ile yükseltmek, saniyeli fitilin patlatacağı başlık içindeki paraşütle roketi yere indirmek, boşalmış olan kovana yerli malı yakıtımızı koymaktı. Böylece Ordot için geliştireceğimiz yakıt her iki roletin de defalarca talim atışları için kullanılmasına olanak verecekti.

Ilk olarak tamamlanan proje “Paraşüt Başlığı” projesi oldu. Bu işi üstlenen Suha Selamoğlu ve yedinci yıl iznini ODTÜ Makina Mühensisliği Bölümü’nde geçirmekte olan Michigan Üniversitesi’nden Vedat Arpacı, gerekli şartları yerine getiren (Cobra harp başlığı ile aynı boyut, ağırlık ve aerodinamik özellikte, ağırlık merkezi aynı yerde olan), roketin ateşlenmesiyle kapanan “ivme şalteri”ni ve patlaması 5 – 20 saniye arasında istenilen süreye ayarlanabilen paraşüt başlığını, bir yıldan az bir süre içinde tamamladılar. Henüz başlığı deneyecek roketimiz olmadığından, bir “mancınık” yapmaya ve başlığı onunla fırlatarak denemeye karar verdik. ODTÜ arazisi içinde terkedilmiş bir taş ocağının üstüne, atöylemizde ürettiğimiz  ve gerilmiş lastik halatlarla kurduğumuz mancınığı yerleştirdik.  Başarılı iki deneme moralimizi bir hayli yükseltmişti. “Şimdilik” bir kenara koyduğumuz bu başlığın, ileride önemli bir olaya zemin hazırlayacağının henüz farkında değildik.

5 – Türk Hava Kuvvetleri ile İşbirliği

Araştırmalarımız için gerekli mâli desteği bulmak zorunda idik. TÜBİTAK henüz bu tür araştırmaya destek vermiyordu; projenin “akademik” olması önemliydi. Bir gün soğukalgınlığı nedeniyle evde ateşli olarak yatarken, ORDOT ekibinden üç arkadaşım heyecanla bize geldi ve Türk Hava Kuvvetleri Teknik Daire Başkanı Albay Cemal Özalp’le görüştüklerini, kendisinin projemizi desteklemeye hazır olduğunu, kendilerinin de LHÇ (Lagari Hasan Çelebi) projesi üzerinde çalıştıklarını, bu maksatla ABD Purdue Üniversitesinde roket konusunda eğitim gören altı genç subaydan ikisinin bizimle çalışacağını müjdeledi.

Türk Hava Kuvvetleri Komutanlığı ve ODTÜ Rektörlüğü arasında yapılan yazılı anlaşma üzerine bu işe 140.000,- TL ayrıldı ve çalışmalar hızla başladı. Yakıt olarak MKEK’nun ürettiği M5 barutu terkibine çok benzeyen ve roket üreten bütün devletlerin ufak tefek farklarla kullandığı, Cobra yakıtı ile aynı özellikleri taşıyan, nitrogliserin-nitroselülloz bazlı bir yakıt kullanmaya karar verdik. MKEK yakıtları Elmadağ Barut fabrikasında üretmeyi, biz ise roket motorunu ve ODTÜ arazisi içinde deneme yerinin inşasını üstlendik. Deneme yeri olarak Elektrik Mühendisliği Bölümü’nün bir NATO projesi için yaptırdığı iki odalı küçük binanın bir odasına yerleştik. Üniversitemizin inşaat işlerinden sorumlu Rektör Yardımcısı Orhan Alsaç, bu odaya bitişik ve hazırladığımız planlara uygun olan deneme odasını, o sırada Üniversitemizde inşaat yapan yüklenicilerden birisine 55.000.- TL  karşılı-ğında yaptırdı. Roket motoru denemelerinde olağan sayılan patlamalar olduğunda, bizi parça tesirinden korumak üzere, odanın üstü ve yanları çift teçhizatlı betonarme duvarlarla çevrili ve kapısı çelik sacdan olacaktı. Yaklaşık bire iki metrelik aynalardan yansıyan roket motorunu sanki önümüzde duruyormuş gibi bitişik odadan görebiliyorduk. Roketi bağladığımız “itme kuvvetini ölçme” düzeneği 0.4 Newton’a (yaklaşık 40 gr kuvvet) duyarlıydı (Alp Esin). Ayrıca roket motorunun içindeki basıncı ve değişik yerlerinde sıcaklık ölçebiliyorduk.

Atölyeler müdürü Nihat Çokyücel,  roket kovanını, verdiğimiz teknik resimlere uygun olarak, buhar kazanları için temin edilmiş dikişsiz borulardan yararlanarak ürettiriyordu. Lüle imalatı Makina Bölümünde yapılıyor, Metallurji Bölümünde Mustafa Doruk tarafından iç yüzeyi krom’la kaplanarak, yaklaşık olarak saniyede bir – birbuçuk kilometre hızla fışkıran yanma ürünlerinin sebep olacağı  erozyon önleniyordu. Roketi ateşlemek için kendimiz, sıfır hata yapan bir ateşleme tapası geliştirmiştik. Bu konularda problem çıkmıyordu. Yakıta gelince; antitank G.M.’sinin saniyede yüz metre sabit hızla ve yirmi saniye süreyle hedefe yönelmesi gerektiğinden, roket sevk motoru yakıtının yapımında, hemen her zaman kullanılan “içten yanma” yerine (Jato’larda  olduğu gibi[3]), daha zor ve hata affetmeyen türü olan “uçtan yanma” yöntemini uygulamamız zorunluydu. Ancak MKEK tarafından üretilen yakıtlar genellikle iyi bir yanma ile başlıyor, kısa bir süre içinde yanma hızlanıyor, kulakları yırtan bir sesle fışkıran gazların hızı saniyede beş kilometre mertebesine erişiyor ve motor büyük bir gürültü ile patlıyordu. Yakıt imalatı sırasında hangi hataların yapıldığını ilgililere bildiriyorduk. Bu tesbitleri yaparken baş vurduğumuz yöntemlerden biri de, ateşlemeden önce Hacettepe Üniversitesi Radyoloji Bölümünde yakıtların Röntgen’lerini çektirmekti. Bölüm Başkanı Abdullah Kenanoğlu ricamız üzerine “bize soru sormadan” çekimleri yaptırıyordu. Röntgenler, yakıtların tamamında süngerimsi bölgeler ve hemen hepsinde boydan boya çatlaklar olduğunu gösteriyordu.. Sonuç olarak, MKEK Barut Fabrikası yetkililerine on maddelik bir “yapılan hatalar ve düzeltme yöntemleri” listesi sunduk ve daha fazla vakit kaybetmemek için bir yandan da kendimiz yakıt yapmaya karar verdik.

Üniversite içinde nitrogliserinle çalışmanın son derece sakıncalı olacağını düşündü-ğümden, yakıtın asfalt bazlı “Galcit” türü olmasına karar verdik. Oksidan olarak potasyum perklorat kullanıyorduk ve henüz Türkiye’de üretimi yoktu. Ertuğrul Onat, bu nedenle perklorik asit üretimi için hazırlık yaparken, biz gecikmemek için potasyum perkloratı ithal ettik. Yakıt üretiminde kullanacağımız makinelerin önemli bölümünü atölyemizde ürettik. Gerekli olan 50 tonluk hidrolik presi Ankara sanayi çarşısında yaptırdık. İlginçtir, bana presin silindirinin, hurdacıdan alınan Hamidiye zırhlısına ait pervane şaftınıdan kesilip torna edilerek üretildiği anlatılmıştı. 3 mm mutlak cıva basıncı altında çalışacak olan yakıt kalıplarından hava tahliyesi için gerekli olan vakum pompasını, Eskişehir’deki hava üssünün hurdalığında bulduk ve kullandık. Yakıt kalıpları Suha Selamoğlu’nun eseridir. 2 km kumanda telini roket motoruna saracak ve dokuma tezgahlarının mekiğine iplik saran “Hakoba” türü makineyi İlhan Onur tasarımladı, yaptı ve başarı ile denedi. Yakıt üretim makinalarıyla ilgili  daha pek çok ayrıntı olmakla beraber, bunlara girmeyeceğim.

Yaptığımız ilk denemeler büyük hayal kırıklığı yarattı. Her denemenin patlama ile sonuçlanması, ekibin moralini tamamen bozmuştu. Denemelerden sonra, başımız önümüzde Bölümdeki odalarımıza dönüyorduk ve “hata nerede” diye kendi kendimize soruyorduk. Evde akşam geç saatlere kadar düşünüyor, mantıklı gelen bir neden bulup ertesi sabah “hatamızı buldum” diye heyecanla Bölüme gelip ekibi canlandırıyordum. Yeni motor ve yeni yöntemle yakıt üretimi bir haftamızı alıyor ama sonuç değişmiyordu. Yakıtın ana maddesi olan asfalttan kuşkulandık ve TPAO’ na gittik. Genel Müdür, eski ODTÜ’ lü meslekdaşımız Korkut Özal’dı. Çok iyi karşılandık, hemen rafineri mühendisleri çağırıldı, problemi anlattık. “Kullandığınız asfaltı nereden aldınız”diye sorduklarında “piyasada satılan, yol yapımında kullanılan” dedik. “Elbette patlar, o asfalt “kraking” sonrası mahsuldür, sizin “birinci kule altı”nı kullanmanız gerekiyor” denince Korkut bey telsizle Batman’ı aradı, hemen üç teneke “first run” asfalt hazırlandı, ertesi sabah askeri bir jet uçağımız Batman’a uçtu, öğleden sonra asfaltlar elimizdeydi. Bir hafta sonra yeni yakıt hazırdı, yanmada bir düzelme olmuştu, fakat patlamaları henüz önleyemiyorduk. Sonuç almak için Suha Selamoğlu’nun 3 Torr (3 mm Hg) vakumda çalışan yakıt kalıplarını beklememiz gerekti. MKEK dönemi dahil sanırım 77. deneme olacak, ilk kez patlamasız ve çok başarılı bir deneme yapıldı. Artık dizginler elimizdeydi ve hedefimiz birkaç deneme daha yapıp yakıtı dinamik şartlar altında, yani roket motorunu roket haline getirip rampadan fırlatmaktı.

6 – Garip Bir Olay

Bir pazar günü öğleden sonra saat beş sıralarında Orhan Kural’la Bölüm Kütüphane-sinde, masa üzerine ORDOT roketinin planları yayılmış, hesap yapıyor, düşünüyor ve roketin genel tasarımı üzerinde çalışıyorduk. Orhan bir ara ayağa kalktı, karatahtanın başına geçti ve benimle tartışarak roketin genel davranışı ile ilgili diferansiyel denklemleri yazmaya başladı. Vardığı sonuçtan memnun bana döndü ve “Nuri, senin bu “kuyruk önde” roketin beton gibi, gerçekten hep istediğimiz gibi yatay uçacak” dediği sırada, binalar arasındaki avluda sesler duyduk. Pencereden baktığımızda, askeri bir cipin ana yoldan avluya döndüğünü, durduğunu, arkada oturan, UNESCO kanalı ile gelmiş olan İngiliz Teknik Resim öğretim görevlisi ile gene İngiliz olan genç yardımcısının indiğini, asker şöförün yanında oturan subaya hararetle teşekkür ettikten sonra, cip gözden kaybolunca bir an durup aralarında konuştuklarını, ellerindeki foroğraf makinelerini sallayarak yüksekçe duvarla çevrili, roket motor denemelerini yaptığımız yapıya gittiklerini, orta yaşlı hocanın genç yardımcısını havaya kaldırdığını, genç yardımcının duvarın üzerinden deneme yerimizin fotoğrafını çektiğini gördük. Hayretler içinde kalmıştık. Yapabileceğimiz fazla bir şey olmadığını düşünerek işimize devam ettik.

Başka bir gün ekipten üç veya dört arkadaş kanat ve gövde  planları masaya yayılmış olarak çalışırken aynı İngiliz hoca kapıyı çalmaya bile gerek görmeden içeri girdi, masaya ellerini dayadı ve planlarımızı dikkatle incelemeye başladı. Bir şaşkınlık anından sonra derhal odayı terk etmesini söyledim, pek oralı olmadı. Ayağa kalkıp kendisini nazikçe odadan çıkarttım.

İngiliz Teknik Resim hocamız bir akşam Bölümdeki arkadaşlarımızı evine davet etmişti. Bir ara gelip yanıma oturdu ve “size bir şey söyleyeyim mi profesör Saryal, yurt dışına çıkan her İngiliz ülkesi adına casusluk yapar,  elde ettiği ve faydalı olacağına inandığı bilgileri sefaretine iletir. Eğer siz Türkler bunu yapmıyorsanız, o sizin kabahatiniz!”

7 – Elektronik Güdüm Sistemi

Cobra roketin güdüm sisteminin çok ilkel olduğunu, assubayalarımızın her yıl onlarla roket atarak el becerisi kazanmadan hareket halindeki bir tankı vuramayacaklarını, mâli imkanların her alaya yılda sadece iki roket tahsisine yettiğinden bahsetmiştim. Bu ve benzeri başka nedenlerle Ordot roketi güdüm sisteminin kademesiz güdüm (proportional guidance) olmasını, kullanılacak elektronik malzemenin, Türkiye’ye “dost” ülkeler ambargo uygulasa bile temin edilebilecek türden olmasında kararlıydık.

Elektrik Mühendisliği Bolümü öğretim üyerlerinden Canan Toker’e, düşmanın bozma yayınından (jamming) etkilenmemesi için telli, gerekirse de telsiz olarak kullanabileceğimiz, tek kanal üzerinden, kare dalgaların en ve genliğini değiştirerek her dört hareketi (sağ, sol, yukarı, aşağı) gönderebileceğimiz bir güdüm sistemi geliştirmesini önerdim. Birbuçuk yıl kadar çalıştıktan sonra söz konusu güdüm sistemi, elli kilometrelik bir alan içinde etkili olacak şekilde tamamlandı ve başarı ile denendi.

Roket maketinin sağ-sol ve yukarı-aşağı hareket kanatcıkları küçük elektrik motorları ve saat dişlileri ile çevriliyordu. Çok yavaş olan bu sistem, sadece bu  gösteri için hazırlan-mıştı. Roket ateşlendikten sonra, yakında olan bir tankı vurmak için tahminen beş, uzaktakine ise en çok on beş saniyelik bir süre vardır. Bu kadar kısa bir sürede motor ve dişliler dönünceye kadar roket hedefi pas geçer. Kumanda çubuğu ve dümen kanatcıkları, tek parça gibi hareket etmek zorundaydı. Bu nedenle gerçek roketimizde kullanacağımız “tork üniteleri” benim tasarımıma göre Makina Bölümü atölyelerinde üretildi. Sistem içindeki elektromık-natısların çevirme momenti (tork) ve ağırlık yönünden eniyilenmesini (optimize edilmesini), yüksek elektrik mühendisi olan babamın kütüphanesindeki “Elektromagneten” kitabında bulduğum bilgilerle gerçekleştirdim. Güçlü doğal mıknatıslar yerine, yapımı için gerekli mıknatıs alaşımının MKEK tararından üretimi çok pahalı olduğundan, “şimdilik” gereği kadar güçlü olmayan doğal mıknatıslar kullanıldı. Söz konusu iki tork ünitesini yıllar sonra SAGE müdürü Ömer Anlağan’a, bir müze hazırlarlarsa, teşhir edilmek üzere teslim ettim.

Albay Cemalettin Özalp’in THK Komutanına durumu bildirmesi ve istek üzerine komutanlık odasında bir gösteri yapıldı. Bunun için rokete benzer bir yapıya elektronik sistem yerlerştirildi (ODTÜ Müzesinde). Komutan telefonla ODTÜ Eletrik Bölümü Labratuvarı’ndaki arkadaşımıza komut verecek, o da elindeki kumanda çubuğunu verilen emir yönünde hareket ettirince, roket maketinin kanatcıkları istenilen yöne dönecekti. Üniveristeden telsiz olarak gönderilecek sinyallerin Komutanlık Binasının kalın betonarme duvarlarından geçip (Üniversite binanın batısında, oda ise binanın doğusunda, orta katta) maketin küçük anteni ile algılanıp algılana-mayacağı sorusu endişe yaratıyordu. Deneme tam bir başarı ile sonuçlandı.

8 – Kompozit Malzeme

Ürettiğimiz yakıtın uçtan yanmalı (end burning) türden olması gerektiğinden söz etmiştim. Bu nedenle yakıtın yanmanın başlayacağı ucu dışındaki yüzeylerinin tamamının yanmayı önleyici bir “inhibitör”le kaplanması gerekir. Asfalt bazlı yakıt geliştirmeye başlayınca, inhibitörünü de üretmek zorunluğu doğdu. Bu sanıldığı kadar kolay bir iş değildi. İnhibitörün yakıtla birlikte ama çok daha yavaş yanması veya buharlaşması gerekliydi. Ayrıca lüle darboğazından geçerken değil deliği tıkamak, kesitin azalmasına sebep olabilecek katı parçacıklar haline dönüşmesi bile roket motorunun patlaması ile sonuçlanırdı. Ayrıca çok sert, yırtılmaya dayanıklı olması ve yakıta ondan asla ayrılmayacak kadar iyi yapışması, yanma sırasında oluşan çok yüksek sıcaklıklara karşı, kovan iç cidarını koruyan bir ısı kalkanı görevi yapması da  gerekiyordu.

Değişik malzeme deniyor, sonuç alamıyorduk. Teknisyen Esat Aşkun bir gün bana geldi ve “hocam, ısı labratuvarında izolasyon için kullandığımız cam elyafından örülmüş hasırı, üzerini bizim özel poliesterle ıslattığımız yakıta sıkıca sardık, tekrar ıslattık ve bir kat daha sardık. Poliester sertleşince oluşan kaplama sanki işimizi görecekmiş gibi görünüyor” dedi. Değişik katkı maddeleriyle bizim için özel olarak üretilen Poliester’i İzmir’deki DYO boyalarını üreten Yaşar Holding’e ait  fabrikadan alıyor ve roketin bazı parçalarının üretiminde kullanıyorduk. Deneme sonuçlarına göre istediğimiz değişikliklerle üretilen malzemeyi, acil durumlarda Metin Özbek sabah uçağı ile İzmir’e uçup, öğleden sonra getiriyordu. Labratuvara indim, Esat haklıydı, ilginç bir malzeme üretilmişti ve bu malzeme o güç görevi yerine getirdi.  Bugün sıklıkla ve özellikle uçak sanayiinde kullanılan “kompozit malzemeler” en azından Türkiye’de henüz bilinmiyordu. Biz, çalışmalarımız sırasında tesdüfen kompozit malzeme üretmiş ve önemli bir problemimizin çözümünde başarı ile kullanmıştık

9 – Başarılı Denemeler

Dört veya beş başarılı yakıt denemesi neşemizi getirmiş, bizi heyecanlandırmıştı. Ölçme aygıtlarımızdan elde ettiğimiz basınç ve itme kuvveti eğrileri “kitaplardaki gibi” mükemmeldi. Artık dinamik uçuş denemeleri zamanı gelmişti. Ordot roketinin henüz bir “ilk hareket motoru”na ihtiyacı olduğu gibi, paramız da tükenmek üzereydi. Bu nedenle, güdüm-süz, ilk hareket motoruna gerek göstermeyen, atış rampasından havalanabilecek bir roket tasarımladık. Levent Kayalar, henüz “delikli kartlarla” çalışan ODTÜ’nün IBM bilgisayarında kullanılmak üzere, roketin dengesini ve rüzgar hızına göre yörüngesini belirleyen bir program yazdı ve elde edilen verilere göre kuyruk tasarımında değişiklik yapıldı. Suha Selamoğlu’nun yönetiminde tasarım ve üretim tamamlandı. Rampa tasarımı ve imalatını ben üstlendim.

Asfalt bazlı yakıt üretmeye başlamamızla birlikte, roket motoru kovanı içine yakıtın dörtte üçü büyüklüğünde bir takoz, geri kalan dörtte bire yakıt yerleştiriyorduk. Maksat, nakitten ve biraz da vakitten tasarruftu. Rokette de aynı uygulamaya devam kararı aldık. Bu kez maksat, roketin bir kilometreden daha uzağa gitmemesiydi. Biri birinin eşi üç roketin motorların üzerine “roketi bulanın ODTÜ Makina Bölümü’ne getirmesi halinde ödüllendirileceğini” yazdık ve 31 Mayıs 1969 günü ilk atış denemesini yapmaya karar verdik.

Bütün roket motoru ateşleme denemelerini, etrafta kimse bulunup yaralnamasın diye pazar günleri yapıyorduk, ayrıca geri sayıma başlamadan teknisyen arkadaşlar binanın etrafını geziyordu. Böyle bir günde, geri sayarken ateşlememe “üç” saniye kala teknisyen Esat Aşkun’un “hop, hop” dediğini duydum. Anında kararar vererek ateşlemeyi durdurup “Esat, ne oldu” diye sordum. “Özür dilerim hocam, pencerede sanki bir karaltı gördüm, ağzımdan çıktı, affedersiniz”. “Çok da iyi yaptın, dışarı çıkıp bakıverin” dedim ve dışarıda, etrafa dizdiğimiz “Yaklaşmayın – Ölüm tehlikesi” levhalarına rağmen, öten siren ve çakan kırmızı ışığı merak eden bekci, deneme yerinin kapısı önünde durmuş, kapı aralığından içeriyi görmeye çalışıyor. Tekrar gerisayım yapıp roket motorunu ateşlediğmizde, şiddetli patlama sonucu arka kapak top mermisi hızıyla çelik kapıyı deldi. Kapağı ikiyüz metre kadar uzakta bulduk. Geri sayımı durdurmasaydım, bekcinin ölümüne sebep olacak ve bir ömür vicdan azabı çekecektim.

Güzel, güneşli bir Cumartesi günü idi. Bu kez kendimizden emindik; çift teçhizatlı betonarme duvarlara gerek yoktu, Üniversitemizin çöplerinin yakılarak imha edildiği çöplük-teydik ve ben 16 mm “Bolex” sinema kameramı “Linhof” üçayak üzerine yerleştirmiş, roket kalkış rampasının 20 metre kadar gerisinde, korumasız, açıkta, roketin kalkış filmini çekmek üzere hazır bekliyordum. Hava Kuvvetleri Teknik Dairesini temsilen Binbaşı İbrahim Keskin yanımızdaydı. Kalkış rampasının kenarına yerleştirdiğimiz, o zamanlar piyasaya yeni çıkmış pilli kasetçalarla yapılan kayıtta, geri sayım sıradında heyecandan şaşırıp kekelediğim duyulur. Mükemmel bir kalkış, rampadan ayrıldıktan sonra, Levent Kayaların “code”unca hesaplanmış açı ile, rüzgarın estiği yöne, batı-güney-batı’ya yatış, yükseliş, yanmanın sona ermesi, roketin aldığı ivme ile yükselmeye devam edişi ve gözden kayboluşu….. Birkaç yüz metre ileride roketi gözle takip eden iki teknisyen de inişi görememiş, elleri boş geri döndüler.

Heyecan ve sevinç çok büyüktü; ilk ve önemli hedefimize ulaşmıştık. artık Üniversite-nin espri konusu olmayacak, ciddiye alınacak, para muslukları açılacak, Ordot anti-tank güdümlü mermisinin tamamlanması için gerekli olduğunu hesapladığımız 350.000,-TL’sı bize tahsis edilecekti. Hiç olmazsa, o gün öyle sanmıştık. Üstümüzdeki yorgunluğu atmak için Gazi Orman Çiftiğine gitmiş, karnımızı doyurmuş, başarımızı bira kadehlerini tokuşturarak kutlamıştık.

Sıra, projelendirmiş olduğum, Ordot G.M.’sinin ilk hareket motorunun yapımına ve denenmesine gelmişti. Bu motor “içten yanmalı” olacak, üç saniye içinde G.M.’yi yerden kesecek ve 80 m/sn hıza ulaştıracaktı. Ayrıca yakıt için gerekli oksidanı üretmek üzere tesis kuracaktık. Bir Avrupa ülkesinden aldığımız teklifi incelediğimizde, perklorik asit üretecek tesisin tamamının yerli imkanlarla yapılabileceğini anlamıştık ve bu iş için de hazırdık. Bir de güdüm sisteminin “tork”  üniteleri için doğal mıknatıs malzemesinin MKEK Kırıkkale çelik fabrikasına siparişi vardı ve hepsi mâlî olanak istiyordu, bizim ise paramız tükenmişti.

Projenin birinci bölümünün başarı ile sonuçlanmasına en az bizim kadar sevinen kişi elbette bize mali desteği sağlayan Türk Hava Kuvvetleri (THK) Teknik Daire Başkanı Albay Cemal Özalp’ti. Projenin her döneminde bizimle yakinen ilgilenmiş, devamlı moral vermişti. Yaptığımız çalışmaları, anlaşma gereği, en küçük ayrıntılarına kadar dört cilt halinde THK Komutanlığına ve Teknik Daire’ye vermiştik. Projenin aynı kaynaktan yararlanılarak devam ettirilmesi doğaldı. Ancak bir durum sürekli dikkatimizi çekiyordu: Roket denemeleri sırasında patlamalar oldukça kahkahalar atarak “devam, devam, patlamalara devam” diyenlerin şimdi aynı güler yüzle gelerek “kutlarız, başarılı oldunuz” demelerini beklerken, birkaç kişi dışında çevremiz ilgisiz, neşesiz insanlarla çevrilmişti. Kısa bir süre sonra, daha vahim bir durumla Albay Cemal Özalp’in karşılaştığını üzülerek öğrendik; kendisi “paraları çarçur ettiği” gerekçesiyle mahkemeye verilmiş, “yüz kırk bin liranın karşılığı şu dört cilt mi” diye sorgulanmış[4]. Sonuçta beraat etmiş. Daha sonra Tuğgeneralliğe yükseltilmiş ve sanırım bir yıl sonra emekliye ayrılmıştı.

ARGE’nin tutumunda değişen bir şey yoktu. K.Kv.Tek.Dairesi’nin başına gelenlerden sonra zaten ne bekleyebilirdik. TÜBİTAK ise konuya ısınmaya başlıyordu ama daha bir süre beklememiz gerekecekti. Sanırım Hicri Sezgen, bize Milli Savunma Bakanlığı (MSB) Harp Sanayi Dairesi Başkanı Amiral Hayri Tezcan ile görüşmemizi önerdi ve kendisinin ABD’de MIT’den mezun son derece değerli bir amiralimiz olduğundan söz etti. Telefonla aradık, randevu aldık ve Orhan Kural’la birlikte görüşmeye gittik. Amiral bizi ciddi bir yüzle karşıladı ve sabırla dinledi, sorular sordu, olumlu, olumsuz hiç bir şey söylemeden bizi yolcu etti. Şaşırıp kalmıştık, bu duruma bir anlam veremiyorduk. Üç gün sonra kendisi bizi telefonla aradı ve görüşmek istediğini söyledi. Bizi bu kez güler yüzle karşıladı. Anlaşılan önce hakkımızda bilgi almıştı, artık kimlerle görüştüğünü, ne isteyeceğini biliyordu.

İlgisinin odak noktası, geliştirmiş olduğumuz “paraşüt başlığı”, maksadı ise Cobra GM’lerini talim atışlarından sonra tekrar kullanılır hale getirip assubaylarımızın, fazla masrafa girmeden, hedefi vurma becerilerini üst düzeye çıkartmakti. “Paraşüt başlığının milli olanak-larla üretim lisansını sizden 350.000,- TL karşılığında  almaya hazırım. Siz de bu para ile ORDOT projnenizi tamamlayın” dedi. Sevinç ve heyecan dolu Üniversiteye döndük. Ancak bir saat geçmemişti, ARGE Başkanı Tuğgneral aradı ve “Nuri bey, bu işler böyle olmaz, Harp Sanayi Dairesi ile bu işi yürütemezsiniz, bu bizim işimiz, siz bırakın efendim!” diye beni adeta azarladı. Hayretler içinde kalmıştım; haberler ne kadar çabuk yayılıyordu! (Veya, biz ne kadar yakından takip ediliyorduk!)

Amiral Hayri Tezcan’ı hemen aradım, durumu biliyordu. Bana, ARGE temsilcisinin de katılacağı bir toplantı yapacağını söyledi ve bizim de katılmamızı istedi. Toplantı günü, bir dini bayramımızın ortasına rastlıyordu. Orhan Kural’la, bayramı Kızılcahamam’da eşlerimizle birlikte geçirmek üzere bir otelde yer ayırtmıştık. Orhan Kural’a durumu anlatınca, “ben Kızılcahamam’a gidiyorum, sana kaç kere söyledim, bu işi bize yaptırmazlar diye, bana kalırsa telefon et ve toplantıya katılamayacağını, sonucu bayramdam sonra görüşmemizin uygun olacağını söyle” dedi. Sonuçta Orhan haklı çıktı ama ben toplantıya katıldım. Toplantıya ARGE’yi temsilen Hilmi İsmiloğlu ve tanımadığım bir K.Kv. subayı ile Amiral Hayri Tezcan katıldı. Tezcan ne yapsa İsmailoğlu’nu ikna edemiyordu. Ben ise sadece dinliyordum. Sonuçta Tezcan “siz ne yapacaksanız yapın beni ilgilendirmez, bana paraşüt başlığı lazım, bu adamlara istedikleri 350.000,- TL’sını ödeyeceğim, Paşana söyle, onun istediği varsa onu da öderim!” dedi ve toplantı sona erdi. Bir süre sonra Amiral Hayri Tezcan’ın genç yaşta emekliye ayrıldığını üzülerek öğrendik.

10 – Basın ve TRT

Artık tahammülüm kalmamıştı;bu kadar emekle elde ettiğimiz sonuçtan Türk Ulusunu basın yolu ile bilgilendirmeye karar verdim. Bir sabah, çalışmalarımız sırasında çekilmiş bir kaç fortoğrafı çantama koydum ve Milliyet Gazetesi’nin İzmir Caddesi’ndeki bürosuna gittim. İçeride, yazı makinesinin başında yazı yazmakta olan Mete Akyol’la karşılaştım. Kendisini Üniversitemize geldiğinde Kemal Kurdaş’la yaptığı görüşmeler sırasında birkaç kez görmüştüm, o da beni hatırladı. Kısa hal hatır sormadan sonra, işinin çok  olduğunu belirterek özür diledi. Bunun üzerine çantamı açtım ve roketi rampadan çıkışı sırasında gösteren bir fotoğrafını çıkartırken “Ünirversitede bazı çalışmalar yapmıştık, belki ilgi duyarsınız düşüncesi ile sizi rahatsız etmiştim” dedim. Gözleri fal taşı gibi açıldı ve ayağa kalkıp yazı makinesinin üzerine yatarak elimden fotoğrafı aldı ve “bunu siz mi yaptınız” diye sordu. İki dakika sonra Mete Akyol bitişik odadaki teleksle İstanbul merkezine ertesi günün Milliyet Gazetesi’nin baş sayfasını kendisine ayırmaları mesajını gönderiyordu. Milliyet Bürosu birden canlandı. Haberin hemen o akşam TRT’nin 19:00 ana haber bülteninde duyurulmasını ve roket filminin gösterilmesini önererek Haber Dairesi Müdürü, Mahmut Tâli Öngören’i aradı.

Ömer Anlağan’la birlikte TRT’nin Mithat Paşa Caddesi’ndeki bürosuna gittik Mahmut Tâli Öngören’le Robert Kolej’den tanışıyorduk, bize büyük yakınlık gösterdi. Hal, hatırdan sonra, “Nuri, şu filmi ver de kopyesini çıkartalım, daha sonra seninle söyleşi yaptıracağım” dedi. Filmi verdim, sohbete devam ederken telefon çaldı ve Mahmut  Tâli Öngören “evet efendim, elbet sizi tanıyorum…….evet, kendisi yanımda, anlıyorum, peki efendim” dedi ve telefonu kapatarak bana döndü, “Nuri, senin filmi gösteremeyeceğiz, kusura bakma, haber olarak da vermeyeceğiz” dedi. Telaşla “filimimi geri isterim!” dedim. Açık duran kapıya yöneldi, geldiğimizden beri kafasını uzatıp bana düşmanmışım gibi bakan odacıya “git şu filmi getir” dedi. Çıldırmak işten değildi, büyük bir suç işlemiş gibi muamele görüyorduk.

Ertesi sabah (22 Haziran 1969) ilk işim bir Milliyet almak oldu. Bizim haber 42 punto, resimli olarak baş sayfada yer almıştı ve çok heyecan verici idi. Üniversite’ye geldiğimde ARGE Başkanı’nın ısrarla beni aradığını söylemeleri üzerine kendisini görmeye gittim. Fevkalade kızgındı ve ” bunlar gizlidir, bu haberi ne hakla basına verirsiniz ” sorusuna “roket yaptığımızı  yabancılar zaten biliyor, iş teknolojisinde ise, henüz işin alfabesindeyiz, gazetede bu konuda bilgi de yok, hem konu o kadar önemli ise bizi neden desteklemiyorsunuz” diye ben sordum. O sırada telefon çaldı, ARGE Başkanı telefonu açtı ve “buyurun sayın korgeneralim” dedi. “Korgeneralim” diye hitap ettiği şahıs o kadar bağırıyordu ki, ahizeden çıkan sesi oturduğum yerden duyuyordum: “haberi basına nasıl sızdırırsınız, neden mani olamadınız” gibi sözler sarfederken ARGE Başkanı, “emin olun bilgimiz dışında olmuştur komutanım, kendisini bu nedenle buraya çağırdım, şu anda yanımda” gibi sözler sarf ediyordu. Donup kalmıştım. Demek mesele bu denli önemli idi. Peki neden üst düzey bir yetkili daha işin başında “bu işi bırakın, ulusal çıkarlarımıza aykırıdır” dememişti? Türklük düşmanı bir ajan mıydım? Yedek Subayken takdirname alan, savaş çıktığında yalnız vatan ve milletine bağlılığı kuşku götürmeyenlerin alındığı ve  üç yabancı dil bildiğim için seferi görevi Başbakanlık Haber Alma Dairesi olan ve bununla iftihar eden ben değil miydim?

27 Haziran 1969 tarihli Milliyet’te, Türk Ulusuna yaptığımız kötülüğü hemen anlamış bir yurtsever köşe yazarının  yazısı çıktı.. Sözünü ettiğim, daha sonraki “geçiş döneminde” Kültür Bakanımız olmuş Talat Halman’ın “Garibeler Ülkesi Türkiye’de Roket Yapan Ucubeler” başlıklı köşe yazısıdır. Ama Türk Ulusu böyle düşünmüyordu. Aldığımız sayısız mektup, telefon ve sözlü kutlama bunu teyid ediyordu. Özellikle bir mektup bizi çok duygulandırmıştı: Adana’da postacılık yapan Mehmet, yıllardır dişinden tırnağından ayırarak, “hastalık var, sağlık var” diyerek biriktirdiği 500 lirasını, ulusal savunma sanayimizi desteklemek ve çalışmalarımızda kullanılmak  üzere göndermişti. Zaten gergin olan sinirlerim gözyaşlarımı tutmamı önledi. Parasını derhal geri gönderdik ancak buna bir neden gösteremedik.

Sanırım bir hafta kadar sonra idi, TRT’den Jülide Gülizar, roket atışı sırasında kaydedilen ses bandınının gerisayım ve roket kalkış bölümünü kullanarak, benimle bir görüşme yaptı ve 13:00 haber bülteninde yayınladı, ancak Milliyet Gazetesinde çıkan haber kadar etkili olmadı. Yaptığımız ikinci bir atış denemesi de (28 Haziran Cumaartesi) aynı şekilde başarılı oldu ve Milliyet Gazetesinde yayımlandı (30 Haziran 1969). Ancak bunlar olurken, gazetelerde çıkan haberlerle bu konudaki dikkatler başka tarafa çevrilmeye çalışılıyordu: İtalya’da roket çalışmaları yapan çok genç bir Türk Bilimadamı o denli büyük işler başarmıştı ki, “bizzat İtalya Cuhurbaşkanı, iki yanağından öpmüş ve kendisini altın madalya ile ödüllendirmiş”ti. Bu haberin ne kadar gerçeklerden uzak olduğundan, bu şahsın Türkiye’ye döndükten sonra kendisine sağlanan olanaklardan, neler yapabildiğinden (veya neler yapamadığından), babasının hangi görevde olduğundan bahsetmeyi, “taraf” olduğum için doğru bulmuyorum.

11 – Taciz Edilmem

Birkaç gün akşamları eve geldiğimde, evin giriş kapısında bekleyen tanımadığım bir adam saatine bakıyor, cebinden bir defter çıkartıp -her halde- eve geldiğim saati yazıyor ve gidiyordu. Daha sonra -her halde daha ürkütücü olsun diye- Anıt Caddesinde, evimizin balkon ve pencerelerinin rahatça görüldüğü bir yerde ve her akşam hava alacakaranlıkken bir araba park ediyor, ben pencere veya balkona çıkınca ışıklarını yakıp söndürüp -yani dikkatimi çekip- hareket ediyor ve hızla uzaklaşıyordu. Maksat açıkça beni taciz etmekti. Diğer bir deyişle “Bu işten vazgeç, bazı çevreleri rahatsız ediyorsun” deniliyordu.

Bir bayram günü eşimle birlikte, çok sevdiğimiz emekli Tuğgeneral Cemal Özalp’i Bahçelievler Sekizinci Cadde’deki (Şimdiki Bişkek Caddesi) iki katlı evinde ziyarete gittik. Ziyaret sonrası Cemal Paşa, her zamanki nezaket ve sevecenliğiyle bizi bahçe kapısına kadar uğurlamak üzere birlikte gelmişti. Bahçede yolu henüz yarılamıştık ki Paşa “bak hele, bizimkiler gelmiş kapıyı tutmuş!” dedi. Bahçe kapısında, yaya kaldırımına çıkmış bir beyaz Reno marka araba, deri ceketli, birisi kadın üç kişi çirkin suratları ile bize bakıyor. Paşamızla vedalaştık ve yolumuzu tutanların arasından sıyrılarak arabamıza binebildik.

12 – Almanya’ya Gidişim

Uluslar arası ünü olan ve Alman Dışişleri Bakanlığı’nca da desteklenen “Alexander von Humboldt” Vakfı’nın Genel Sekreteri Dr. Heinrich Pfeiffer Ankara’yı ziyaret ediyordu. Kendisini Üniversitemizde gezdirmiş, akşam, Alman Büyük Elçiliği Kültür Müsteşarı Eckehard Eickhoff’un Anıt Kabir’in bahçesine bakan evinde, onuruna verdiği kokteyle katılmıştım. Evin terasında Anıt Kabir’e bakarak biramı yudumlayıp yorgunluk giderirken, Dr. Pfeiffer yanıma geldi ve neden bir Humboldt Bursu’na başvurmadığımı sordu. Şaşırmıştım. Ders, Rektör Yardımcılığı, araştırmalar derken böyle  şeyleri düşünmeye sıra gelmiyordu. Halbuki ücretli yedinci yıl iznimi almaya çoktan hak kazanmıştım. Zaten Kemal Kurdaş da altı ay  öncesinden, hangi gün görevden ayrılacağını bildirmişti, ben de doğal olarak bu yorucu işi bırakacaktım ve o tarih de yaklaşmıştı. “Peki” dedim. Bir hafta sonra başvuru formu elimdeydi, hemen doldurup göderdim. Bir ay geçmeden kabul yazısı geldi ve kendimi 1 Nisan 1970 günü Almanya’da, Münih’de buldum. Bu dönem, hayatımın en güzel ve verimli geçen iki yılı oldu.

Humboldt Vakfına başvurmamla kabul yazısının gelmesi ve benim Almanya’ya gitmem arasında geçen dört aylık zaman içinde bir gelişme oldu: TÜBİTAK tarafından bir “Roket Araştırma Merkezi” kurulmasına esas alınacak bir “teşkilat şeması” ve “personel kadrosu” hazırlamamız istendi. Büyük bir zevkle bu işi üstlendik. Suha Selamoğlu’nun Bahçelievler Emek’deki evinde, Orhan Kural’la üçümüz bir gece sabahladık ve projeyi bitirdik. Eve gittiğimde gün ağarmıştı. Bu heyecanla, Almanya’ya gitmekten vazgeçmeye karar verdiysem de arkadaşlarım “sen bu fırsatı kaçırma git, iş olgunlaşır dönmen gerekirse, biz sana yazarız” dediler ve gene haklı çıktılar.

Almanya’da bulunduğum sırada, TÜBİTAK Genel Sekreteri (Başkanı) Cahit Arf eski öğrencisi olan Orhan Kuralı, hazırlamış olduğumuz proje ile ilgili olarak görüşmek üzere davet eder ve projeyi onaylandığını, projede çalışacağını kabul ettiğine ilişkin protokolü imzalamasını ister. Orhan büyük zevkle imzasını atar ve Suha Selamoğlu’na, TÜBİTAK’a gidip protokolü imzalamasını söyler. Suha Selamoğlu, Cahit Arf’ın israrına rağmen protokolü okumadan imzalamaz ve protokolde birkaç yerin ve özellikle merkez başkanının adının boş bırakıldığını görünce buraya kimin getirileceğini sorar. Aldığı cevaptan memnun olmaz ve evrakı imzalamadan Üniversiteye dönerek durumu Orhan Kural’a anlatır. Hızla TÜBİTAK’a giden Orhan Kural ısrarla imzaladığı evrakı ister ve yırtıp atar. Daha sonra “GATÖM” adı verilen “Güdümlü Araçlar Test ve Ölçme Merkezi” kurulmuştur.

Aradan iki yıl geçmiş, Almanya’dan henüz dönmüştüm, üçümüz öğleyin Üniversite Kafeteryası’nda karnımzı doyurmuş çıkıyorduk, Cahit Arf’la karşılaştık, Kollarımızdan tutarak “çok rica ederim gelin şu roket işini ele alın, size yalvarıyorum” dedi. Evet, yapılan hatayı kabul eden, çok değerli bir bilim adamının alçak gönüllülüğü ve samimiyeti ile biz öğrencilerine “yalvarıyorum” diyebiliyordu. Bunu ancak bilgisi ve şöhretiyle dünyaca tanınmış birisi yapar. Çok zor durumda kalmıştık, fakat biz artık ciddi bir politik iradenin desteği olmadan bu tür maceralara girmek niyetinde değildik.

13 – Son Çabalar

Bir işten, özellikle millî çıkarlar söz konusu ise, kolay vazgeçmem. Üst düzey politik destek bulmak amacı ile Başbakan ve Başbakan Yardımcılarına dilekçe  sunuyor, konuyu görüşerek ayrıntılı bilgi vermek istiyordum. AP, MHP ve FP’den oluşan üçlü koalisyon devri idi. Süleyman Demirel’den bir haber çıkmadı. Necmettin Erbakan görüşmeyi kabul etti. Özel Kalem Müdürü beni içeri aldığında, iki kişiyle konuşuyordu. Bir süre bekledim, nihayet bana döndü ve “siz ne istemiştiniz” diye sordu. Bilgi vermeye başlayınca “elinizdeki belgeleri bırakın, biz inceler size bilgi veririz” dedi fakat ondan da bir haber çıkmadı. Alpaslan Türkeş’le randevuyu Altay Hazar temin etti, birlikte gittik. Biz içeri alınınca gelen, Süleyman Demirel’in yardımcısı Devlet Bakanı olduğunu Altay Hazar’dan öğrendiğim Ekrem Ceyhun da geldi, tek kelime söylemeden konuşmaları dinledi ve bizimle birlikte çıktı. Alpaslan Türkeş bizi her zamanki nezaketi ile karşıladı, dikkatle dinledi, görüşmemiz sonunda bana bir koalisyon hükümetinin ortağı olduklarını hatırlattı ve bizimle birlikte gelen Ekrem Ceyhun’a dönerek “tek başımıza karar alabilecek durumda değiliz, durumu sayın Başbakanımızla görüşmemiz gerekecek” dedi ama değişen birşey olmadı.

Daha sonra okuması zaman almasın diye kısa ve öz, tek sayfa bir yazıyı, Bülent Ecevit’e hitaben yazdık ve evinin önünde bekleyen ve yetkili olduğunu israrla söyleyen bir görevliye Orhan Kural elden verdi, ondan da ses çıkmadı.

14 – Cobra Projesi

Türkiye gene siyasilerce krize sokulmuş, TSK müdahele etmiş ve Sadi Irmak Hükümetin başına getirilmişti. GATÖM gitmiş, yerine SAGE  gelmiş, işin başına bir düzineye yakın müdür gelmiş, gitmiş ama henüz bir başarı haberi gelmiyor ve bizi üzüyordu. Bir gün Türk Tarih Kurumu tarafından düzenlenmiş bir konferansa katılmak üzere eşimle birlikte Türk Tarih Kurumu’nun İsmet Paşa Kız Enstitütüsünün arkasındaki binasına gittik. Konferansa eşimin akrabası olan Başbakan Sadi Irmak da gelmişti. Konuşmalara ara verildiğinde Sadi Irmak’ın yanına gittik. Söz döndü dolaştı bizim ORDOT Projesi’ne geldi. Sadi bey “aman efendim, her gün silah araştırma ve geliştirme çalışmaları yapılmasında israr ediliyor, yarın sabah ilk randevum sizinle, saat dokuzda bekliyorum” dedi. O sırada yanında duran Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Orgeneral Nahit Özgür’e dönerek “işte aradığımızı bulduk, yarın sizi de bekliyorum” dedi.

Ertesi sabah Orhan Kural’la randevuya gittik. Orgeneral Nahit Özgür oradaydı. Suha Selamoğlu bu tür görüşmelerden hoşlanmadığı için gelmemişti. Sadi Irmak bizi dinledi ve ne yapılması gerektiği konusunu görüşüp kendisine bir proje ile gelmemizi istedi. İkinci toplantı Milli Güvenlik Kurulu’nun Tunus Caddesindeki binasında oldu. Nahit Paşa bizi büyük bir sevecenlik ve güleryüzle karşıladı, yardımcısı olduğunu tahmin ettiğimiz bir Hava Kuvvetleri Generali ile tanıştırdı, büyükce bir salona girdik ve dört kişilik toplantı başladı.

Nahit Paşa bizi dinledikten sonra “sizin çalışmalarınız yarım kalınca, anti-tank güdümlü memrmi üretimini Türkiye’de yapmak üzere altıyüz milyon marklık bir lisans anlaşması yapılmış. Bir gün bana “beklediğimiz lisans anlaşması geldi” dediler “nerede” diye sordum, bu salonda olduğunu söylediler, çok merak ediyordum, hızla gelip salona girdim, etrafa bakındım, birşey göremedim, “hani nerede” diye sordum, “işte masanın üzerinde duruyor” dediler. Masanın üzerinde “dört cilt[5]” kitap duruyordu. Döndüm ve sordum “bu kitaplarla Cobra silahı nasıl yapılır?” Cevap olarak “onların yapılması için gerekli makineler alınacak, onlar için ayrıca altıyüzelli milyon mark ödememiz gerekiyor” dediler ve bu para  da ödendi”. Kısa ömürlü Sadi Irmak Hükümetinden sonra bizi arayıp soran olmadı. ARGE Başkanlığı’ndan Albay Hilmi İsmailoğlu daha sonraki bir görüşmemizde Almanların faturasında yakaladığı bir hata ile Türkiye Cumhuriyetine tam yüz bin mark kazandırdığını iftiharla anlattı. “Peki sonuçta ne oldu, kaç Cobra üretildi” diye sorduğumda, “henüz üretilmedi” dedi. Bildiğim kadarı ile durum bu güne kadar da değişmedi.

15 – Telekulak
Oniki yıl süreyle Sedat Simâvi Vakfı Bilim Jürisi üyeliği yaptım. Gene bir ödül dağıtım töreni için Hilton Oteli’ndeydik.  Tören salonunda ödüller dağıtıldıkatan sonra üst kattaki büyük ve boğaz manzaralı salonda verilecek yemeğe çıkıyorduk. Yanımda yürüyen bir şahıs bana dönerek “Nuri bey, geçmişte başarılı roket çalışmaları yapmışsınız, yarım kalan bu çalışmaları yeniden ele alıp devam ettirmek istiyoruz” deyince “memnuniyetle, ancak sizi tanıyamadım” dedim. “Ben TÜBİTAK’ın yeni başkanı Nejat İnce” cevabını aldım.

Ankara’ya dönce, telefonla görüştük ve TÜBİTAK’ın bağlı olduğu Devlet Bakanı Tınaz Titiz’in Başbakanlıktaki odasında buluşmak üzere anlaştık. Başbakanlığa girerken kalın camlı gişede hüviyet verip “ziyaretci” kokartı alıp yakama taktım. Hemen Bakanın odasına alındım, Nejat İnce benden önce gelmişti. Hal hatırdan sonra konu açıldı. Bir ara çalışmaların çok gizli yapılması gerektiğni söylediğimde Tınaz Titiz “çalışmaların başladığını davul zurna ile Türk Ulusuna duyuracağız” dedi. Geçmiş deneyimlerim sonucu “efendim, hava çok güzel, sizden rica etsem Üniversitemizin Eymir Gölü’ne gitsek ve orada görüşsek” dedim. Biraz da hayretle itiraz ettiler ve israrla sebebini sordular. Çaresiz kalınca “kusura bakmayın, odalarda dinleme cihazları var, önemli bilgiler istemediğimiz çevrelerin eline geçiyor ve çalışmalar baltalanıyor” dedim. Birbirlerine baktılar, hava birden değişti ve benim pek normal bir insan olmadığım sonucuna varmış olacaklar ki, konu kapandı ve başka görüşecek konuları olduğu-nu ileri sürerek beni uğurladılar.

Çıkışta, kokartı verip hüviyetimi almak için kuyruğa girmem gerekti. Görevli polis memuru, başı önüne eğik sürekli kokart alıp hüviyet veriyor. Sıra bana gelince, hüviyetimi aldı (ODTÜ öğretim üyesi hüvüyeti) baktı, başını kaldırıp yüzüme baktı, sırıttı, arkasını döndü ve açık duran oda kapısından bakan komisere başını “işte bu adam” dercesine salladı. Hayret etmedim, çünkü geçmişte bizzat yaşadığım olaylar (ODTÜ Rektörlük odasında dinleme cihazları, İsmail Özdağlar hikâyesi vs.) vardı. Yıllardır süren bu durum günün birde kamu oyuna yansıdı ve “Telekulak” skandalları ortalığı kasıp kavurdu.

16 – Sonuç

Başımdan geçen ve küçük bir ekibin Türkiye’de ” Millî Savunma Sanayii” oluşması yönündeki çabalarını anlatan hikâyem bazı olumsuzluklar içeriyor. Daha fazla kötümserliğe neden olmaması için bazı olayları ve inciten sözleri kaleme almadım. Bu olumsuzluklarla ilgili kişilerin iyi niyetinden kuşkum olmadığını hemen belirtmek isterim. Sorunun, insanlarımızın genelde yabancıların “iyi niyetine” ve “cömertliğine” inanan, bilgi ve ihtisas alanına gereken değeri vermeyen düşünce tarzından kaynaklandığı kanısındayım.
Son yıllarda, bu anlayışla ilgili, bende iyimserlik uyandıran gelişmeler izliyorum. Özellikle emekli Genelkurmay Başkanları Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı ve Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’na yaptıkları büyük hizmetler nedeniyle şahsen teşekkür etmek isterim. Çok değerli yıllar kaybedilmiş de olsa, artık Türkiye’de birşeyler oluyor. Arzum, adımların hızlandırılması ve kaybedilen zamanın kısmen de olsa telafisidir.

[1] Albay Fuat Uluğ Ağustos 1957’de Tuğgeneralliğe yükseltildi.
[2] Bknz.: “JATO Projesi”.
[3] Bknz.: “JATO Projesi”.
[4] Yıllar sonra Emekli Hava Tuğgeneral Cemal Özalp’e TC İş Bankası Beşevler Şubesinde, müdür Hikmet (soyadını hatırlayamıyorum) beyin odasında rastladım ve durumun teyidini kendisinden dinledim. Ayrıca, “dört cilt” sözünü hatırlayın, zira ileide başka bir “dört cilt” söz konusu olacaktır.
[5] Bknz.: 4 no’lu dip not

kaynak : erdemgul

Bu yazı 592 kere okundu.
Etiketler:
askeri haberler
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

YAZAR HAKKINDA

Facebookta bizi bulun
ARŞİV