Tarihten Bir Yaprak – Söğüt Dalı İle Uçan Uçak Heinkel 111

Paylaş
 

Siz havacılık meraklılarını daha önce “anglachelm” isimli ekşisözlük yazarı ile tanıştırmıştım. BURADAN ilk paylaştığımız yazısına ulaaşabilirsiniz. Sırada bir başka yazısı var anglachelm’in. Heöde çok ilginç bir hikaye. Söğüt dalı ile uçak uçar mı? Hepiniz nasıl? Söğüt dalı ile uçak uçar mı?  sorusunu soruyorsunuz gibi. Evet uçarmış. Nasıl mı? Buyrun işte o hikaye:

“1943-1944 yıllarında Türk Hava Kuvvetleri  dönemdaşı diğer hava kuvvetlerinin yanında yamalı bir bohça izlenimi vermektedir..

Öncelikle Türk ( Osmnalı) hava kuvvetleri Yüzbaşı Fesa gibi öncü pilotlarla ta 1912’den beri kurulmuş durumda da olsa Türkiye’de yerleşik bir endüstrinin olmayışı teknolojiye, yedek parçaya tamamen bağımlı bir askeri kolun da gelişimine engel olmuştur. Mesela 1915 yılında istanbul’a gelip Osmanlı hava gücünü kurma gibi fantastik bir emir almış olan alman pilotlar (biri de oswald boelcke’dir) bırak altyapıyı elektriği, motoru, menteşeyi sıkacak pense bile bulamamışlardır. En basit ekipmanları çarşıdan demirci tutup sıfırdan başlamışlardır. Kurtuluş savaşında italyanların bıraktığı iki hanriot olmasa büyük taarruz öncesi keşif uçuşu bile yapamayacak bir haldedir Türkiye. Cumhuriyet sonrası toparlanmaya başlamış kendi uçağımızı yapabilecek kapasiteye doğru giderken Türkiye iki savaş arasında alabildiği her avrupa ülkesinden uçak alma yoluna gitmişti. bu sırada hava kuvvetleri komutanı hayatında uçağa binmemiş bir süvari generaliydi. Hava astsubay sınıfı 1941 yılında Kayseri İnönü’de ancak eğitilmeye başlanmıştı. ikinci dünya savaşı başladığında müstakil bir hava gücümüz varla yok arasında bir yerdeydi yani.

1939’a gelindiğinde de ülkeler bazında durum epey karışık bir haldeydi zaten. Türkiye ne kadar harap bitap toparlanmaya yeni başlamış bir ülke de olsa stratejik bir konumda kayda değer bir asker beslediğinden hem hitler almanyası hem de müttefikler Türkiye’yi yanlarına çekmek için İsmet Paşa’ya durmaksızın baskı yapıyorlardı. İsmet Paşa’da hakkının verilmesi lazım gelen pragmatik bir oyalama metodu geliştirmişti. “uçağımız yok” diyordu ingilizlere. “savaşa girince almanları neyle tutacağım?” ingilizler böyle bir argümanı haklı bulup oldukça sıkışık oldukları 1941-1942 yılında ingiltere göklerini almanlardan başarıyla koruyan Spitfire MK1 ve Hurricane 1A avcı uçakları göndermişti.

Oysa aynı zamanlarda İsmet Paşa’ya almanlar da savaşa kendi taraflarında girme baskısı yapıyordu. luftwaffe kendini yenileme aşamasında harıl harıl çalışırken Türkleri mutlu etmek için meşhur guernica bombardıman modeli ilk yapım 1935 Heinkel 111 bombardıman uçaklarından 24 adet Türkiye’ye ayırmıştı. Oysa bu sayılarda malzemeyle savaşa falan girilmezdi. 1939’da savaş patladıktan sonra ismet İnönü hitler’in elçisi franz von papen’e şöyle diyecekti : “uçak yok uçak… ingilizleri yerde nasıl tutacağız 24 tane uçakla mı?” tabii çok da makul bir cevaptı bu. hitler ingilizleri 2550 uçakla yenememişti. Sonra Türkleri ucuza müttefik yapacağım diye 1943 yılında Ruslarla elleri dirseklerine kadar kanda olan kendi has müttefikleri Macaristan ve Finlandiya’ya bile göndermediği en son model focke-Wulf 190a3 uçaklarından 72 tane Türkiye’ye satacaktı. Savaşın kendisi için en zorlu döneminde. Ruslar zincirinden boşanmış bir şekilde gelirken.

amerikalılar’da aradan baskıyı kesmeyecekti. Türkiye’nin uçak ihtiyacı artık herkesçe biliniyordu. 1943 sonunda alman-italyan koalisyonunun Kuzey Afrikadan atılmasıyla oraya yaptıkları devasa malzeme ve asker yığınağı ellerinde yük kalmıştı. Yeni model tank ve uçaklar amerikadan Sicilya ve avrupa’da yapılacak harekat için gemilerle ingiltere’ye taşınırken Afrika’daki yığınakları almanlara kıyasla eski model kalmıştı. Kullanamıyorlardı. Bunlarla uğraşmak yerine bombardıman filosunu Türklere rüşvet babında hibe etmeye karar verdiler. Yirmibir adet Martin 187 Baltimore uçağı ayırdılar. Olaya bak ki amerikalılar bu uçakları eve teslim şeklinde Adana Şakirpaşa bataklığı yanındaki (bugün Adana Şakirpaşa Havalimanı) düzlüğe de getirirler. Hatta tam kadro gelen amerikan heyeti uçakları getiren pilotları geri götürmek için c47 dakota nakliye uçaklarını da getirirler. Hayatında uçak görmeyen Adanalılar o gün uçağa doyar. 1943 yılında bir Kasım günü.

Türk Hava Kuvvetlerine düşen görev bu kendilerine göre yeni, amerikalılara göre eski Baltimore uçaklarını Adana’dan Eskişehir’e taşımaktır. görev için iki adet Heinkel 111 alman bombardıman uçağı havalandırırlar. Bu uçaklar teslimatı alacak pilotları taşıyarak kasım soğugunda Torosları geçer. Zor bir geçiş olur. Sonra Adana’ya indiklerinde bakarlar ki Heinkel sağ kanat motorunun yakıt hortumu soğukta patlamıştır. Motora artık yakıt gitmemektedir. Tek motorla da uçak kalkamaz. Çivilenip kalırlar. Yedek parça da orada dağın başında yoktur. Hatta Eskişehir’de bile yoktur böyle bir şey. Adana’da ise bırak uçağı, araba için bile yedek parça yoktur. merikalılar hep düşmanın elinde gördükleri Heinkel’i tamir etmek isterler ama almanların da uçakta kullandıkları her metrik standarttır. amerikalıların ise herşeyi imperial – inç sistemine göredir. tornavidaları bile uymaz. Hortumları klamp edemezler. Heinkel uçağı öyle yerde kalır.

Türk ekip Heinkel uçağını orada bırakmaya hazırlanırken uçağın makinisti Astsubay gedikli çavuş Mansur üzerinde sivrisineklerin uçuştuğu Şakirpaşa bataklığına bakıp cigara içmektedir. amerikalılar yanına gelip filtreli sigara verirler, bakar sağol der onu da içer. Sonra sigarayı atıp bombardıman uçağı alt sahanlığı açıp alet kutusunu alır. Orada maçete ile demir testeresini çıkartarak amerikan pilotların bakışları altında bataklığın yanındaki ağaçlara doğru gider. Söğüt ağacının birinden bilek kalınlığında kol kadar bir dal kesip geri gelir. Sonra bir taşın üstüne oturup başlar bu dalı ileri geri burmaya. Aydın’lıdır Mansur Çavuş. Çine çayının yanındaki ağaçlarda geçmiştir ömrü. Kağıt rulo yapar gibi öne arkaya iki saat usanmadan söğüt dalını burup durur. Ne yapıyorsun diye soranlara “yedek parça” der. İki saatlik uğraşın sonunda söğütün yumuşak kabuğunu beyaz daldan ayırmaya kırmadan muvaffak olur.

Sonra motor kaputunu açıp patlak hortumu uçağın alman bmw yapımı motorundan söküp atar. Kestiği hortum gibi söğüt kabuğunu motora uydurup kelepçeler ve amerikalıların dehşete düşmüş bakışları arasında kaputu kapayıp kilitler. amerikalı pilot yüzbaşı dayanamayıp Heinkel pilotu Türk Yüzbaşıya sorar.

– O ne yapıyor öyle?
– Uçağı tamir ediyor.
-Ağaç dalıyla mı? Siz delirdiniz mi bu uçak kalkamaz. İntihar bu.
– Ne yapalım yani burada mı kalalım? İrtifa almazsa yapacak bir şey yok geri döneriz.
– Tanrı yardımcınız olsun!

amerikalılar sırf uçağın uçtuğunu görmek için bir süre daha yerde kalırlar. İskenderiye’ye, üslerine hemen geri dönmezler. Heinkel tayyaresi şakirpaşa düzlüğünde bir iki sekip irtifa almaya başlar ve amerikalıların coşkun tezahüratları ve şapka sallayışları arasında Adana’nın üzerinde bir tur atıp sıkıntısız bir şekilde torosları motorunda bir söğüt dalıyla aşar. Dediklerine göre yedek hortum Erzincan’dan geldiği için Eskişehir’de söğüt dalıyla iki sorti de öyle yaptırmışlar. Nereden biliyorum, uçağı uçuran benim dedemdir, hikaye de oradan. Kendisi 2007’de rahmetli oldu, bugün bunu hatırlayan ya da anlatacak kimse sanırım kalmamıştır.

İşte zamanında dünyanın başka yerinde birbirleriyle kanlı bıçaklı olan Focke-Wulf 190, Spitfire, Hurricane, Mosquito, p47, Baltimore, Martin gibi platformların savaştan uzak ağaç dalları tezek toplarıyla barış içinde uçtuğu bir yerdir Türk Hava Kuvvetleri. Çağdaşlarının kapasitesine erişmesi epey bir zaman almıştır.

Uçakların resmini de buldum bakınız arkada 18 numara Heinkel 111, pist üzerinde Martin Baltimore, en arkada B24 Liberator. Ploiesti saldırısından kaçıp gelen o Liberator’un hikayesini de bilahare anlatacağım.”

Fotoğraflar: Tayyareci.com

 

Bu yazı 459 kere okundu.
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

YAZAR HAKKINDA

Facebookta bizi bulun
ARŞİV